“İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise -sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi- inkârcılığa dönüp yoluna devam eder; haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir.’’ (Yunus, 12)
“Böylece. emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine sağanak halinde, Rabbin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Bu cezalar zalimlerin başından hiç eksik olmaz. (Hud Suresi, 82-83)
Şu hale bakın, Allah’ın musibeti olarak, bütün dünya insanlığı, bir yıla yakın bir zaman diliminde gözle görülmeyen bir virüsün pençesinde. Aldıkları , hepsi de sadece fiziksel olan, tedbirlere ragmen tahribat endişesi büyümekte; İnsanoğlu bu virüsten ne zaman kurtulabileceği bilgisine de sahip değil. Basit bir korovirüs musibeti bütün dünya insanlığını esir almış. Sokağa çıkmaya korkuyor. Çıkmak zorunda kalanlar ise tedirgin. Camiler, medreseler, mektepler adeta cemaatsız, talebesiz; tarih boyunca görülmemiş ızdırab verici manzaralarla karşı karşıya kaldık. Ekonomiler allak bullak olmuş.
O kadar zulümlere sessiz kaldık ki, o kadar isyan ettik ki, o kadar israf ettik, o kadar inkâr ettik, o kadar küfrettik ki… Haram/helal demeden o kadar sorumsuzca yedik içtik ki; bana kim karışır, istediğimi giyerim, istediğimi yerim, istediğim yere giderim, istediğim yerde eğlenir, hatta istediğim zinaları ve sapık ilişkileri yaparım kimse bana karışamaz dedik, bütün bu çirkinlikleri yapanlara karşı ise seyirci kaldık pervasızca.
Sandık ki bu devran hep böyle sürüp gidecek. Rabbimiz alt üst etti bizleri. Musâfaha etmeye hasret kalacağımız gelir miydi aklımıza? İnanıyorum ki tarihi bir ibrettir bunlar. Bu devran böyle gelmiş. Görüyoruz ki bu devran böye gitmeyecek. Peki ibret alıyormuyuz? Bundan böyle tövbelerimizi, pişmanlıklarımızı ve alacağımız tedbirlerimizi düşünmeye ve uygulamaya karar verdik mi?